Ayrılık Rüzgarları

Bankın üzerinde montunu sıkıca kapatmış. Esen rüzgarda yüzünü denize dönmüş boş gözlerle uzaklara bakıyordu. Birinin omzuna dokunduğunu hissedince irkildi.

_Sen miydin? Nasıl buldun beni?

_Annen söyledi, kavga etmişsiniz yine.

_Kavga mı? Kavga demek haksızlık olur, biz ayrılıyoruz kurtarılacak bir şey kalmadı.

_Yapma arkadaşım mutlaka vardır.

Derin bir nefes çekti ve tüm havayı sonuna kadar verdi. Kafasını ellerinin arasına aldı, bedeni de ruhu gibi acı içindeydi adeta.

_Dinle arkadaşım biraz içimdekini dökersem sana rahatlatım belki. Ama sadece dinle lütfen.

İlişkimiz nasıl başlamıştı sen şahitsin. Her anına tanık oldun desem yanlış olmaz. Aynı müziği sevmemiz, benzer kültürlerde yetişmemiz, aile yapılarımızın birbirine uyması bunlar sanki evllik için bir sıfır önde başladığın bonus konulardı ama zaman içinde evlilik insanı öyle bir noktaya taşıyor ki dönüş imkansızlaşıyor. Aslında suçu evliliğe atıp kurtulmak, sıyrılmak ne kolay.

Geçenlerde izlediğim bir filmde ” onunla yattın mı?” diye bağıran kadına adam “bu mu senin için önemli olan?  bunu sorma bana, onunla nasıl muhabbet ettiğimi ve kendimi nasıl hissettiğimi sor, çünkü yıllardır ilk defa kendimi iyi hissettim anlıyor musun? Onunla saatlerce konuştum, sohbet ettik bu seni rahatsız etmeli” önemli olan bu işte. İlişki başkarken kendimize sözlerimize özenli davranıyor, adeta parmak ucunda yürüyor, sevdiğimizi sanki cam fanusta taşıyor, pamuklara sarmalıyor, ilgiye boğuyor yanlış anlamalara hiç meydan vermiyoruz. Aşkın büyüsüyle, hormonların verdiği özgüvenle “bu kadını hayatımın sonuna kadar yanımda istiyorum” diyoruz. O da benim için aynısını düşündü tabiki…

Nikahı basıp evin içine girdikten sonra her şey değişi veriyor sanki. Hele çocuk olunca daha tramvatik noktaya varıyor. Önceleri telefonunda mesaj kutun aşk sözcükleriyle doluyken sonra tam bir alış veriş listesine dönüşüyor. Her yaptığı batıyor yanlış geliyor iyi bir şey söylese bile… Benimkiler de ona tabiki..sahi ne değişti? Boş bir ifadeyle yüzüne bakan arkadaşının omzuna elini attı biraz sarstı.

_Değişen ne biliyor musun? Bir zamanlar aşkla deli gibi taptığın O insanın tüm hassas noktalarını öğrenince artık senin için süpriz olabilecek hiç bir yanı kalmıyor ve nasılsa bu benim tüm espirilerimi biliyor diye O’na karşı tüm kartları açıyorsun. Bir yabancının ya da arkadaşının bile yanında yapmayacağın davranışı, asla kullanmayacağın düşünmeden konuşmayacağın kelimeleri başlarda yere göğe koyamadığın sevdiğine fütursuzca sarfediyorsun.

Bir çatı altında yaşamak mı ya da nikahlanmak mı bana bu sınırsızlığı veren? Bir Onun kalbi mi taştan ki ben ağzıma geleni söyleyebiliyorken O’nun bir sözüyle kapıları yıkıp çıkıyorum evden?

En başta bana bu flimin sonunu izletselerdi yaptığım hataları yapar mıydım? Aşık olduğumuz zamanlarda tıpkı bir çiçeğe davrandığım gibi narin yaklaşmak ve incitmemek için her şeyi yapardım.

İkimizde çok yanlışlar yaptık ama hatanın büyüğü bende, kadın bana öyle güzel anlattı ki kalbinin kırıldığını, meseleleri hep halının altına süpürdüm. Sesli ya da sessiz attığı çığlıkları dumazdan geldim. Onun benim için ya da yuvamız için yaptıklarını görevi gördüm. Hiç bir minnet ve şükür duygusu belirtmedim. Zaman içinde adeta O’na asker arkadasım, kardeşim gibi davranmaya başladım.

Değil bir süprizi küçük bir çiçeği bile eve giderken götürmeyi çok gördüm. Bana sunduğu konfor alanının tadını sonuna kadar çıkartırken bir gün bile olsun “bugün tüm işler benden sen ne istiyorsan onu yap, çocuk ve evle ilgili bir şey düşünme” diyen O na özgürlük veren bir eş olamadım.

Şimdi aşkı bitmiş gözlerinde bir sevgi kırıntısı görmediğim boş bir çuval gibi bir kadınla yatağa giriyorum. Böyle bir evlilik nereye kadar devam ederdi? Şimdi gitmek istiyor ve çok haklı tüm kredileri tükettik çünkü.

“Gitmek değil niyetim” dedi kadının sesiyle irkildi iki kafadar. Arkalarına döndüklerinde ağlamaktan gözleri kızarmış karısını gördüğünde çok şaşırdı. Tek kelime etmeden sarıldılar birbirlerine sımsıkı…ve kadın “lütfen herşeye en başından tertemiz bir sayfaya yazı yazar gibi güzelliklerle başlayalım”…

Bir kürek bir kayık

Hastanenin misafir odasında beklemekten sıkılan hastalar arasındayım. İçerden çıkanın yüzünü gördüğümde istemsiz olarak gözlerim açıldı. Kadın bakışlarımdan rahatsız oldu ki elindeki maskeyi hızla yüzüne taktı. Korkunçtu gerçekten hayatımda o kadar büyük dudaklar görmemiştim. Gözleri şakaklarından saçlarının dibine doğru çekilmişti sanki. Kapının önünden ayrılınca estetik doktorunun  odası olduğunu anladım. İstemsiz bir şekilde elimi yüzüme ve boynuma  götürdüğümü farkettim. Biz kadınlar ne ilginç yaratıklarız diye düşündüm çünkü gördüğüm yüz özenilecek bir yüz değildi. Hiç bir mimiğini kıpırdatamayan birbirinin kopyası, adeta far görmüş tavşan gibi yüzlerle doluydu bekleme salonu.

Kadın varolduğu günden bugüne gençliğini ve güzelliğini korumak için pek çok şey denemiş, denemeye devam etmektedir. Kleopatra ‘nın gençlik ve güzelleşmek uğruna Göcek koyundaki hamamını sık sık ziyaret ettiğini bilmeyen yoktur. Avrupa’da Orta Çağ zamanında korse icat edilmiş ve kadınlar neredeyse bellerini ikiye ayıracak kadar incelten, korseleri acı içinde giymekten vazgecmemislerdir. Hele Çinli kadınların küçük ve zarif ayakları olsun diye ayaklarını hiç açmadan daha çocukken yıllarca bağlamalarına ne demeli? Öyle sıkı bağlanır ki baş parmağından sonraki tüm parmakları bir süre sonra ayak tabanlarına yapışır, bütün olur. Bir başka ülkede gözlerinin büyük olması için “it üzümü” adında zehirli bir meyveyi sürüyorlar. Öylesine tehlikeli bu meyvenin dozunu tutturamayinca kör olunuyor. Bu listeye daha akıl almaz şeyler eklenebilir.

Süper starımız Ajda Pekkan’ı anmadan geçemeyeceğim. Kim der yetmisdört yaşında, hakkını teslim etmeli kendinde büyük emeği var. Ancak arkasından gittiğimiz yaşam amacımız haline gelenler bizi gerçeklerden uzaklastırıyorsa bu bir süre sonra bizi hüsrana bogacaktır. Er yada geç teslim olacağız, hayatın döngüsü olan yaşlılığa ve kaçınılmaz son olan ölüme. Bazı duygularımızın peşinden giderken hayatı ıskalıyoruz. Mesela uçsuz bucaksız gökyüzünün ortasında dans eden kuşları, masmavi denizin içindeki binbir çeşit canlıyı, kendi ağırlığının elli katı kadar yükü taşıyabilen karıncaların hayatlarına biraz yakından baksak bu dünyada büyüttüğümüz, kendimizi merkezine yerleştirdiğimiz konuların bir kum tanesi kadar öneminin olmadığını, hayatın akışında sadece bir yaprak gibi mevsimlerimizin olduğunu ve zamanı gelince bu güzel sistemde ait olduğumuz yere dönüşümümüzün gerçekleşeceği güne kadar ki zamanı, ne kadar iyi değerlendirirsek o kadar manevi huzurla bu hayatı noktalayacagımızı farketmeliyiz.

Yani en güzel olmak, en genç gözükmek bunlar hayata savas acmakla aynı şey. Çünkü yaşamın kendisi zaten akıntıya karşı kürek çekmektir….

Korona ne anlatıyor?

Son bir kaç aydır tam bir huysuz kadın moduna girmiştim. Hayatımdaki herşeye deli gibi itiraz edip söyleniyordum. Mutsuz olmak için hepsi nedendi benim için. Oturduğum ev, çalıştığım iş, bir türlü düzelmeyen sağlığım, evi sürekli dağıtıp kirleten çocuklar sanki oklarını çıkartmışlar ben de  hedef tahtasındaydım. Arada  içimdeki yüzlerce kadınlardan biri kafasını kaldırıp “hadi canım o kadar da
değil” diye söylenecek olduğunda hemen onu susturuyor, sözlerine kulaklarımı tıkayıp avazım çıktığınca dırdıra devam ediyordum.

Daha iyi olmalıydı hayatım bundan daha farklı mutsuzluğum buna bağlıydı çünkü..Çevresel nedenler..

Sürekli birşeyleri dengelemeye çalışıp bir yerlere koyup,  bu mutsuz olduğum hayatımı daha güzel bir noktaya taşıyacak planlar yapıyordum aklımca… Ama  hayat “sen planlar yaparken başına gelenler” değil miydi? İsmini duyduğumda kaşıntı ve öksürük tutan bu hastalık önce dünyayı sonra ülkemizi sarana kadar herşey ne güzelmiş meğer.

İlk olarak sevmeden gittiğim işimden sağlığım nedeniyle şehrin göbeğinde herşeyi batan evime gönderilip hapis, sonra sevdiklerimle ancak bir telefonla kontak kurmak, sosyal mesafe nedeniyle anne ve babama bile yaklaşamaz oldum.

Bu neydi kötü bir şaka mı? Evet ancak açıklaması bu olabilirdi. Ama şöyle bir geriye çekildim sakinlikle büyük resme odaklandım, sesizce düşündüm olan biten ne anlatıyordu bana mesajı neydi?

Öyle açıktı ki aslında, karantina altına girdiğimden beri, bir kere bile şikayet etmediğimi farkettim. Ancak evimin balkonuna çıkabiliyordum ve buna şükür ediyordum. O capcanlı sokakta tek yaşam belirtisi ses,  martı ve güvercinlere aitti  ne kadar acı veren bir şeymiş. Sızlanıp mızmızlandığım ne varsa onların elimden tek tek alınması kendi adıma aldığım en büyük dersti.

Hayat sınavlarla dolu bir okul gibi adeta, üst sınıfa geçmemiz için, dersimizi ezber edene kadar elindeki cetvelle tepemizde bir öğretmen zorla kafamız alana kadar konuyu anlatmaya devam ediyor.

Bu hastalık zengin, fakir,din, ırk kimseyi ayırmadan önüne geçeni katıp alıyor içine. Bunda ki mesajı da ümit ediyorum ki tez zamanda alırız.

Dünyanın bir köşesinde aç karnı çıplak ayaklarıyla, ülkesinden kilometrelerce uzağa yürüyorsa bir çocuk,   elleriyle acımadan kıyıyorsa ağaca, yeşile yada kendi kendini temizlediğine inanıyorsa hala denizin… Hiç umrunda değilse kurulan santrallerin verdiği zarar. Daha çok başımıza dikilir öğretmenimiz dersimizi almamız için bu yaşadıklarımız da ne ilk ne de son olur…

MAVİ RÜYA

 Virajlı yolun sonunda artık bakımsızlıktan neredeyse yıkılmakta olan, dedemin evinin önündeydik. Binbir emekle ve elleriyle yaptığı bu güzel cumbalı evin böyle hazin bir sonu haketmediğini düşünüyordum. İçini çoktan boşaltmışlardı. Muhtemelen amcam eşyaları köyde ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştı. İçini son kez gezmek istedim. Gürültüyle açılan fıstık yeşili kapısı, adeta pes etmiş duvara dayalı duruyordu. Çocukluğumdaki o canlı, hayat dolu evden eser yoktu.. Sahi bu kadar küçük müydü bu ev? İnsan çocukken hersey gözüne ne kadar büyük geliyormuş meğer. Küf ve ahşap kokuları arasında ilerledim. Babannemin mis gibi tereyağı yaptığı, o çok sevdiğim mutfağının önünden geçerken, kuzinede pişen mısır ekmeğinin kokusunu içime çekmek istedim, ama artık yoktu, hepsi ne kadar da uzaktaydı. Gözlerimden süzülen yaşları silerek bahçeye açılan kapıya doğru ilerledim.    Elma ağacına yakın yerde, kırık dökük atılmış bir kaç parça eşya arasından bana adeta göz kırpıyordu. Elmas bulmuş gibi sevinçle ona doğru koştum. Evet bu oydu Mavi Rüya, sarıldım, kendi çocukluğuma sarılır gibi, o benim bu evdeki günlerimin sessiz tanığıydı ve ona bu ismi ben vermiştim. Denizin mavisi gibi değildi belki ama onun beni içine çeken farklı rengini,  doğanın içinde bulmak her zaman mümkün değildi. Belkide sandalyeyi benim için böylesine özel kılan bu ayrıntıydı.    Canım sıkkın olduğu,  neşeli olduğum değim yerindeyse, insani duygularıma tanıklık eden dert ortağımdı. Bu evi tek tek kendi elleriyle yaptığı gibi, bu sandalye de dedemin hünerli ellerinde hayat bulmuştu. Onu yapma hikayesini babama bıktırana kadar anlatması için zorlardım. Rengini seçtiği zaman beş yaşlarındaymış. Aslında bu sandalyeden daha fazla yapmış ama eve gelen misafirleri beğendiklerini söyleyince, isteyene dayanamayıp verirmiş. Bir bu Mavi Rüya kalmış, onuda ” artık mezardan babam gelse vermem” deyip, odanın köşesine koymuş.   Küçük bir çocukken kardeşlerime onu hiç kaptırmazdım. Odaya girer girmez, doğruca koşup otururdum. O zaman bir padişah tahtı kadar büyük olduğunu düşünürdüm. Kısa boyumla tırmanmak için, önce ayakları arasına yerleştirilmiş iki ince basamağa parmak ucumla destek yapar, öyle çıkardım. Ona oturduğum anda, dünyanın en yüksek yerinden etrafı seyrediyor gibi hissederdim. Dedemin anlattığı hikayeleri dinlerken, sandalyenin oymalı kısımlarında, küçücük ellerimi gezdirmeye bayılırdım. Üzerinde hareket ettikçe gıcır gıcır ses gelirdi, burnuma ise ahşap kokusu.    Çok hareketli bir çocuk olmama rağmen,  sandalyeyi bırakmamak için saatlerce oturmaya razıydım. Üstünde uyuduğumu bile hatırlıyorum. Şiveli konuşmasıyla dedemin anlattığı hikayeleri dinlerken içim geçer, sırt kısmına iyice yaslanırdım. Öne düşmemek için sandalyenin, omuz kısmına kondurduğu ceviz büyüklüğündeki boğumlara yasladığım başımı,  dik tutup uyumamak için direnirdim.     Öyle çok kalırdım ki Mavi Rüyanın üstünde,  arkama yaslandığım yerinden yukarıya doğru uzanan, dörde bölünmüş oklava genişliğindeki korkulukların izi çıkardı sırtıma, acıtırdı.Bir gün kendimce bir hınzırlık yaptım. Sandalyenin herkesin göremeyeceği bir yerine ismimi kazıdım. Artık kullanılmaktan boyası aşınmış Mavi Rüyanın hala altında mıydı adım? Hemen çevirdim, baktım. Oradaydı,  örümcek ağlarının arasından ismimi görebiliyordum. Gözlerimden süzülen yaşları silerken, omzuma dokunan elin geldiği yöne hızla döndüm. Babamın göğsüne yüzümü kapatıp rahatça ağlayabilirdim artık…

Kıyamet

Sabahları işe gitmesem bile erken kalkmak adetimdir. Bazen yorgun bile olsam uyumak istemem. Sanki uyursam hayatı kaçırcakmış gibi hissederim, batar yatak uyuyamam.

Uyandığımda balkonda biraz gökyüzüne bakarım, bir de tam karşımda, bir büyük ağaç var binaların arasında kalmış onu seyrederim..Dalları güvercin dolu olur, güvercinler gece orda uyurlar. Binaların arasında şehrin göbeğinde hepsi bu, birde kendimce küçük bir ormana çevirdiğim balkonum…Mis kokar sabahları…Doğaya dair bunlar sevinç kaynağım..

Kahvemi alıp camın önüne geldiğimde ise bir çift güzel kumru çoktan camıma gagalarıyla vurmaya başlamış olurlar… Yem isterler benden kendilerince “acıktık” derler. Öyle tatlılar ki, buğdaylarını veririm önlerine, suluklarını doldurur keyifle kahvemi yudumlarken onları seyrederim… Benim için eşsiz bir güzelliktir..

Bunca betonun arasında bu kadarcık bir doğayla kucaklaşma kendime getirir beni sanki yaşadığımı hissettirir.

Günlerdir yanan ormanlarımızı düşündüğümde kalbime iğneler batıyor adeta.. Ağacın üstünde, gövdesinde, gölgesinde hatta köklerinde yaşayan canlıların hepsini düşündüğümde boğazım düğümleniyor. Bir ağaç yandığında yok olan ağaçtan çok daha fazlası. Bitip giden sadece onlar degil ki çocuklarımızın geleceği, kendi nefesini, ciğerlerinden kesmekten farkı yok.

Bugün yangından paylaşılmış görüntüleri seyrettim. Ceylan kalmış ateşlerin bir tarafında, yavrusuyla nereye gideceğin şaşırmışlar öyle çaresizler ki… Kaplumbağa susuzluktan kurumuş itfaiye eri su veriyor. Onun kana kana içişini dünyada ki en gaddar, en kötü insan bile izlese üzülür içi parçalanır, yüreğinde bir yeri sızlar mutlaka diye düşünüyorum.

Aklım böyle bir kötülüğü yapanı hiç almıyor. Biri gelip siz içindeyken evinizi ateşe verse ne hissederdiniz? Yapılan bundan hiç farklı değil.. Ormanların üzerinde hepimiz söz sahibiyiz… Bu dünyada beraber yaşıyorsak en küçük bir canlıdan sorumluyuz. Çünkü yarın neslimiz bize hesap soracak ” anne baba, bana beton taş duvar bırakacağınıza, masallarda anlattığınız ormanı, türkülerde söylediğiniz ağaç gölgesini bıraksaydınız keşke” diyecekler.

Bunca barbarlığı yapan biz insanlar az sıcakta serinlemeye utanmadan ağaç gölgesi ararız. Piknik severiz, gölgesinde mangal yapar, etrafını çöp içinde bırakırız. Böyle sevgi olmaz olsun. Insan denen canavar eline ne gelirse sonsuz bir kaynak varmışcasına büyük bir bencillikle tüketiyor. Dünya üzerinde ki her türlü kaynağı, daha Temmuz ayına gelmeden bir yılda tüketmemiz gerekeni bitirmişiz bile. Bu hızla gidersek soluyacak hava, içecek su bulamayacağız. Umarım bu gaflet uykusundan biran önce uyanırız yoksa doğa bunun öcünü mutlaka alacaktır…Kendi kıyametimizi kendimiz ellerimizle hazırlıyoruz, ya farkında değiliz, ya da işimize gelmiyor….Ama dünyanın sabrı taşmak üzere, işte o gün geldiğinde kimse kaçacak yer bulamayacak….

Annelik

Okulun bahçesindeyim şuan. Aklımda karşılığı olmayan bir sürü sorular…Gözümün önünde ise O’nu kucagıma aldığım ilk an.. Dünyanın en kıymetli hazinesine sahip olmuşsun hissi…Tarifsiz..

Annelik aslında sanatın ta kendisi çünkü ya bir heykel ortaya çıkartıyorsunuz ya da bir tuval resmediyorsunuz eserinizin en güzeli olmasını istiyorsunuz.. Ne olacak ? Bu hafta sonu burdan mutlu ayrılacak mıyız? Ya ben, gerçekten anne olarak görevlerimi tam yaptım mı? Acaba şöyle mi yapmalıydım? Ya da böyle? Onsekiz yılın sonunda kuş sesleri arasında, benim dışardan da olsa bitirdiğim şu dünya güzeli okulda, kendimle bir başıma konuşmamda bunlar geçiyor aklımdan…

Zamanla çocugunuzu büyütürken annelik endişeleriniz yerini, çocuğunuzun geleceği hakkındaki endişelere bırakıyor.. Ya ayakları üstünde duramazsa!!! Yürümeyi öğrenirken bu aklınıza gelmiyor ama ne zaman ki okul süreci başlıyor o zaman hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorsunuz..

Zordu, gerçekten bu saate gelinceye kadar ikimizde çok sınav verdik. Yeri geldi üzüldük, ağladık, yeri geldi sevindik, sarıldık yeri geldi birbirimize nefesimiz bitene kadar bağırıp, kapris yaptık.. Ama şimdi bunların hepsinin güzel bir insan yetiştirmek, iyi bir eser ortaya koymak için verdiğimiz savaş olduğunu anlıyorum.

Sınav için gelen diğer ailelere bakıyorum özellikle annelere ve diyorum ki herkes benimle aynı duygularla buradalar, çocuklarının peşinden gelmişler, bırakmamışlar güvenmişler evlatlarına . Ne olursa olsun çocuğuna sahip çıkmak O’nu bu dünyaya güzel hazırlamak ebebeyn olmanın gereği.

Toplumda gördüğümüz her insan aslında annenin eseri. Tabi ki dünyada annesiz büyüyen çocuklarda var. Onların da şansı yol göstericilerinin, iyi ve sevgi dolu bir yetişkin olması ölçüsünde olur. Çünkü toplumun çekirdeği insandan oluşuyorsa bu çekirdeği kadın şekillendiriyor. Bu işin kahramanı her zaman kadındır. Kadın isterse eğer bütün dünyayı değiştirir.

Birazdan çıkacak içerden benim masum meleğim, duygusal kızım, hayattan ne düşerse düşsün payına senin onu hep en güzel hediye tadında sevgiyle karşılaman dileğimdir…

BİZ ÇOCUKKEN ÇOK GÜZELDİK

Çocukluğum mahallede bir apartmanda geçti. Neredeyse her dairede akranımın olduğu kalabalık, sıcak insanlarla iç içe bir apartman. Çat kapı herkesin birbirinin evine girebildiği, sabah kahve, aksam üstü çay saatleri olan her seferinde başka bir komşuda toplanılan , yeşilçam filimlerini aratmayan sıcaklıkta “neşeli günler” tadında bir apartmanda büyüdüm.

Şanslıydım, annem babam yanlız kalmayayım diye hemen arkamdan bir kız, birde erkek kardeş yapmışlardı😁Aslında evin içindeyken hiç arkadas hasreti çekmiyor, sürekli beraber oyun oynuyorduk. Tabi kardeşliğin vazgeçilmezi kavgalarımızda olmuyor değildi. Yazın gece geç saatlere kadar sokaktan eve gelmezdik. Anne babalarımızda genelde birinin evinde balkon oturmasında olurlardı, bizi yukardan hem seyreder hem laflayıp tavla, iskambil oynarlardı. Bir de dünya tatlısı apartman görevlisi çift vardı. “Kapıcı” diye bir tabir hiç duymadım ailemden, O apartmanda ki tüm çocukların sevdiği “Sadettin Efendiydi”. Kırmızı yanaklı kafasından çıkartmadığı kasket tarzı, ufak şapkası olan tam bir anadolu insanı sıcak, utangaç, masum. Eşi Emine teyzeydi. Onların apartmanda ki tüm çocuklara çok emeği vardı. Oyun sırasında yorulurduk “Sadettin Amca susadık “diye kapısına dayanırdık. Yarı uykulu açardı kapısını, açar açmaz evden çocukken bilmediğimiz buruk bir koku vururdu yüzümüze…rutubet kokusu …Kazan dairesine bitişik yapılmıştı evleri, o dairede iki kişilik dünyalarında, evlat duygusunu bizlerle tadarlardı. En yaramaz çocuklara bile “ya bak şinci kovalaycam seni” diyerek kendine özgü şivesiyle kızardı en fazla…Apartmandan emekli olup köyüne döndüklerinde nasıl üzülüp ağlamıştık…

Çok güzeldi çocukluğum mızıkçımız, kurnazımız, akıllımız, safımız yani insanın en doğal en ham hali vardı. Çocuktuk sonuçta bir küs bir barıştık.. Oyunların en alasını oynardık. Yaz oldumu evin yolunu bir türlü bulamazdık. Mutlaka bir kapıdan yememiz için elimize birseyler tutuşturan olurdu. Açlık çekmezdik.

Ne tablet , ne bilgisayar ne akıllı telefon, en kralından herkesin bisikleti vardı. Yarış yapardık, tatile gitmeden sokakta oynamaktan yanardık. Biz çok şanslıydık. Tozun pisliğin içinde ama tertemiz insanların olduğu bir dünyada büyüdük.

Büyükler abi , abla, küçükler kardeşimizdi. Bunu ailelerimiz öyle güzel dengelemişlerdi ki kaç yaşına geldik hala aynı hissediyoruz .

Hep çocuk sesleri yankılanırdı apartman önünde. Yazın uyanır uyanmaz, kışın hafta sonları hava güzelse sokakta alırdık soluğu. Hele birde kar yağmış, üstüne okulda tatil olmuşsa “Bağyolu” kayak pistine hoşgeldiniz😁 Eline naylonu kapan soluğu bayırda alırdı. Gece boyunca yağan karın üstünde kaymaktan buz pisti kıvamına getirirdik. Örgü eldivenlerimiz sırılsıklam, parmaklarımız buz gibi olup rengi mora dönmeden eve girmezdik. Artık oynamaktan bitirdigimiz karların yenisini yağdırması için gökyüzüne bakıp dua ederdik.

Şimdiki neslin hiç tadamadığı masalsı bir güzellikte bir çocukluk. Eve hapsetmek zorunda olduğumuz çocuklarımız, acaba kaç saat tablet elinde kaldı, ablası laptopu verdi mi? Paranoyalarından uzak ne kadar güzel rahat zamanda çocuk büyütmüş anne babalarımız.. Onlarda şanslıymış bence. Seçim yelpazesi cok degildi belki ama bunun verdiği bir bereket vardı , eve gelen her şey güzel kokardı. Domates, salatalik hatta ekmek bile…ya da çocuk olmanın verdiği farkındalıkla şimdi kafamda her şeyi çok net hatırlıyorum. Şimdiki neslin bilmediği, bilemiyeceği…

Biz çocukken çok güzeldik….

Evlilik Yıldönümü

Kahvemizi yudumluyorduk balkonda. “Ayyy bugün ayın kaçıydı?”dedi. “Yirmidokuzu” dedim heyecanla.Bu sefer hatırlamıştı inanamıyorum.Hızla oturduğu yerden fırladı.” Görüşüz” diyerek evden çıktı.

Her yıl mutlaka ya, hediye ya da bir süprizle hazırlandığım ama O’nun ısrarlı hatırlatmalarıma rağmen, kutlamayı unuttuğu, evlilik yıldönümümüzde geçen yılki son hüsranımdan sonra yemin etmiştim, bir daha asla hazırlığa ya da beklentiye girmeyecektim.Simdi ne yapmalıydım peki..Geriye dönüp baktığımda dokuz yılda insan hiç kutlamaz mı? Bir kez bile kutlamadı. Ilk senemizde eve bir akrabası geldi, yatıya kaldı o nedenle kutlayamadık. Hadi dedim ne yapalım O’nun elinde olan bir şey değil aldığım hediyeyi gece verdim şaşırdı, unutmuştu…Ikinci yılımızda ise şehir dışında organizasyondaydı gecenin üçünde, üzerimde nikahımızda giydiğim elbise, elimde pastayla karşıladığımda yüzündeki şaşkınlığın ve “ben bir nane yedim değil mi?” demesinin uzerinden Üçüncü, dördüncü, beşinci derken dokuz seneyi geçirdik.Gecen yılki doğum gününde O na hazırladığım süprizde çok sevdiğimiz arkadaslarımı da şahit tutarak “bu son hatırlatışım, senin dogum günün temmuzun ilk günü yani bugun ya, ayın sonuna dogru gelince bir zahmet telefonuna ya da cocuklarına hatirlatma yap yirmidokuzuda bizim yıldönümümüz”dedim.Bana “doğum gününü unutuyor muyum? Hanım birbirimizi hiç kandırmayalım yine unutacağımı sende biliyorsun” dedi.Artık bu tokat gibi sözün üstüne ne söylenirdiki…

Anladım O’nun sorunu inatla hatırlamayışı değildi.O’nun yıldönümünün geneliyle ilgili bir meselesi vardı.Benim içinse bu durum çok önemliydi.Ama artık savaşı kaybettiğimi kabulleniyordum.Hatta bu davranışına kendimce nedenler buluyordum. Mesela ona hiç rol model bir ailede büyümemesi olabilirdi.Yani babasını, annesine elinde bir çiçekle eve gelirken görmemiş olması gibi eşim aile ortamında büyümemişti zaten.

Çok sürmedi evden çıktıktan kısa bir süre sonra geri geldi.Nefesimi tutup bekledim, hani arabayla biraz hız yaparsın köy yolunda bir tümseğe denk gelirse, tekerlerin yerden kesildiğini hissedersin ya, işte içimde aynen böyle bir his oldu. Kendi anahtarıyla eve girer bizde ev halkı, girdi salonda göz göze geldik ve yine yanlış alarmdı.Yapması gereken ödeme aklına gelmiş, evden hızla çıkması bu yüzdenmiş.

Üzülmedim dersem yalan olur.Sanırım ümit bağlamayı bırakıp gerçeklere dönmeliyim.Evlilikte beklentilerin iki taraf içinde farklı olduğunu bunun bir tarafın istekleriyle şekillenemiyeceğini ve bu eşin bile olsa kimseye zorla bir şeyi yaptıramayacağını kabullenmeli insan.

Ama işte kadın yanım bir süpriz bekliyor ne yapayım senede bir gün çok zor olmasa gerek eline çiçeği alıp gelmek.. Hayatın koşturmacasında, çocukların, evin, işin sorumluluğunda sürüklenip, birbirimizi unuttuğumuz anların telafileri bu özel günler diye düşünüyorum.

Büyük kızımızın sosyal medya hesabının başında şöyle yazıyor “beklentisiz hayat ne güzel” gençlerin yapabildiğini yapabilmeli bazen.Aslında ne kadar da doğru hiçbir beklentin olmadığında üzülmezsinde.

Canım sevgilim yine unuttuğuna eminim ama evlilik yıldönümümüz dündü.😁

 

 

 

DÜNYAYI GÜZELLİK KURTARACAK

Otobüste çaprazımda ki koltukta annesiyle oturuyordu.Camdan dışarıyı seyrederken çocuk kadına sordu “anne beni ne kadar çok seviyorsun? “hiç düşünmeden gülümseyerek yanıtladı “çok seviyorum oğlum” çocuk tatmin olmadı bu cevaptan ve ekledi “tamam da anneciğim çok ne kadar?” Sakin bir tonda “çok işte evladım”..”Anne ama hep çok diyorsun ya işte o çok ne kadar?” Kadın biraz düşündü ve ekledi senin için denize atlayacak kadar, senin için hiç düşünmeden kendini ateşe atacak kadar” Annesinin boynuna atladı sıkıca sarıldı ve “lütfen anneciğim benim için ölme beni sevmesende olur”.

Sevgi daha anne karnındayken karşılanmayı bekleyen hiç doymadığımız duygu. Bebekken annemiz sevsin, okulda ögretmenimiz, arkadaşımız ya da ilgi duyduğumuz insan sevsin isteriz. Sevgi gerçekten nedir? Bir insanın sevme kapasitesi ve şekli neye göre belirlenir?

Sevgiyi çıkartınca insan hayatı koskoca bir boşluktan ibaret..Her şey birden anlamını kaybeder.Sevgiyi bir çocuğun gözünde görürsün, bir çiçeğe konan arıda, evladına sarılan baba da. Sahibinin üzüntüsünü hisseden köpekte, kendini rüzgara bırakan ağacın yaprağında. Yağmurun hasretle buluştuğu, topraktan çıkarttığı mis kokuda.

Sevgi insanın içinden karşısındakine yansıttığıdır. Sevme ölçümüz ve şeklimiz de biz aynaya nasıl yansıyorsak o aslında.

Insan, yaşamın içinde ilerledikçe yaşıyla beraber sevdikleri ve onları seviş şeklide değişiyor. Sanki biraz daha içinde ki O ilahi olan sevginin farkına varıyor. Ne güzel demiş Yunus Emre “Yaratılanı severim yaratandan ötürü” sevgi konusunda bana kalırsa en güzel özet cümle bu. Insan önce kendi içinde ki yaratıcının sesini duymaya çalışmalı, O’nun bize fısıldadığı her sözde koşulsuz sevgi var çünkü.

Dünya üzerinde ki çatışmaların, kavga gürültünün, cinayetlerin ve savaşların tek kaynağı sevgi eksikliği. Insanoglu bu gerçeği idrak ettiği gün dünya da her şey daha güzel bir hal alacak.

Yani şairinde dediği gibi;

Dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak her şey…

Artık beni yaralayamaz hayat eger istemezsem

Gittiginde ayakları yürürken sorun cıkartmıyordu…Döndüğünde ise her sey bambaşka bir hal almıştı. Yardımsız bir adım atamıyor, ağzını da bıçak açmıyordu.Gözlerinde yalvaran küçük bir çocuğun gözleri vardı sanki…”Ne olacak bana?”Der gibi insanın içini sızlatan bir bakıs yerleşmişti adeta…

Ama O’nun en guzel anlarına, en enerjik ve hayatı O’na sunulduğu şekliyle yaşamayı asla kabul etmeyen, asi tavrına alışan ben, bunu bir türlü kabullenemiyordum…Çok uzun bir süre anneme “abla” bazen “anne” demesini, tuvaletin yerini bulamayışını, normal zaman da tahamül edemediği babamın O’na takılarak yaptığı espirilere sesizce kafa sallamasını, bunları hep iyi oyuncu, içinde her zaman gerçek bir aslan kadını olduğuna inandığım annaneme bir türlü konduramıyordum.

Kendi küçüklüğümde O’na dair hatırladığım en net anlardan biri her daim temiz, bakımlı ve annane dediğimde insanları şaşırtacak gençlikte olmasıydı..Aslında hesaplayınca gerçekten çok gençmiş çünkü “annane” statüsünü aldığında henüz otuzsekiz yaşındaymış.

Günler ilerledikçe bu sekseniki yaşında ki oyuncunun, mutlaka bir falsosunu yakalayacağım, O’nu sobeleyeceğim anı heyecanla beklediğim zamanların yerini artık sessiz bir kabullenişe bırakmıştı.O’nun bir saat önce yediği yemeği unutup “yemek ne zaman yiyeceğiz?” demesini, saatlerce koltukta sesizce oturup televizyon izlemesini yadırgamaz olmuştum…

Yaşlılık kime zor?Etrafında ki evlatlarına mı? Gençliği tüm ihtişamıyla, heybetiyle hiç bitip tükenmeyenmeyecekmiş gibi yaşayan insana mı?Bunun cevabını kendi içimde günlerdir soruyorum.Yaşarken fütürsuzca çarçur ettiğimiz zamanların yerini, gün gelecek kendi bedenimizin ve beynimizin içine hapsolduğumuz o uzun bir türlü bitmek bilmeyen günlere bırakacak..O’na sorabilmeyi istediğim öyle çok sorum var ki oysa.. Bu sorular acı verecek korkusuyla soramıyorum.Bir insan ömrünün yaşlılık kısmını yaşarken artık içinde kalmış olanlar varsa, onları yaşamak veya tekrar dönüp düzeltme şansının olmadığını O’na hatırlatmanın bir yararı olmayacak sonuçta..

Hayatımın bu bölümüne annanemin eşlik etmesinin bir amacı olduğunu anladım.O geçmişle barışmanın, hatasız hiçbir hayatın olmadığının, ne olursa olsun kaç evlat doğurursan doğur hepsinin yanında bulunmayacağının ve en önemlisi ne yaşamak istiyorsan bir saniye bile ertelemeden hemen gerçekleştirmen gerektiğini hatırlattı.

O nedenle bana hayatımın en güzel dersini veren annaneme büyük şükran ve minnet duyuyorum.Ve bundan sonra şarkıda söylediği gibi Sertabın, bir hayatı yaşamayı seçiyorum…

İncindim, incitildim derinden
Terkettim kendimi
Tesadüfen, karsilastim içimde
Kendimle yeniden bir minicik kiz çocugu bak duruyor orada hala
Anlatamam gördüklerimi o neseli çocuga
Artık beni asla yaralayamaz hayat eger istemezsem
Yıllar beni kolay yakalayamaz ben durup beklemezsem
Siz yine de, incelikli davranin benim kadar degilse de
Ben bu yüzden, incelikler yüzünden
belki daha çok üzüldüm
Bir minicik kiz çocugu bak duruyor orada hala anlatamam gördüklerimi o neseli çocuga
Artık beni asla yaralayamaz hayat eger istemezsem
Yıllar beni kolay yakalayamaz ben durup beklemezsem
Artık beni asla yaralayamaz hayat eger istemezsem
Yıllar beni kolay yakalayamaz ben durup beklemezsem…